Dışarısı puslu-sisli
bir kadın - gerçeği aramaya çıkmış sessiz ve gizli
bedeni acıyla yoğrulurken
ve küflü bir bıçakla damarlarına darbeler indirirken
sessizken...
ve Tanrı'nın bile göremeyeceği noktadayken;
gizliyken - herşeyden...
melankolik bir ezgiyle yırtındı gök
gece yağmurun haykırışıyla aydınlanırken,
şimşekler suretinin tablosunu oluştururken
direnmek buydu karşında - böylesine acizken.
o kadın - saçlarını güneşin renginden çalmışken,
karanlık bulandı yavaşça ve ızdıraplı
gözlerine değin yol aldı
bakışları çamurlaştı - senden o denli uzakken
ve sabrıyla kutsanmışken
dirilmek buydu Tanrı'nın gözyaşlarıyla yeniden
daha asi, daha katı ve daha acı...
elinde iblisin yaktığı sigarayla dolanırken,
içinde dumandan saraylar inşa ederken,
kalbi zehirle sevişirken;
ayaklarının altında bir kefen -
sen kırmızısı, ölüm kokusu...
okyanustan bir fısıltı, bir çağrıyla kulakları dans ederken
tek adıma bağlı bir hayat, bir soluk
güneş, yağmur ve okyanus...
geceler Tanrı'dan bile güçlüyken
kadın diz çöktü topraklara -
kaldırdı kanlı ellerini arzuyla
yırtıyordu ne varsa ve hücrelerini sıyırıyordu içindeki fırtına
dudakları aralandı bir gözyaşıyla
toprak uyandı, açtı gövdesini kadına
ayinlerden bir çemberle yarıldı yer
kapattı hazinesini dünyaya
bir ölüm doğdu derinlerde
ve gerçek dirildi bununla birlikte...
12 Şubat 2009 Perşembe
29 Aralık 2007 Cumartesi
Destabilize
Aşşağılık bir sadistim,
Küçücük boktan sineklerin kanatlarına ip bağlayıp, her uçmak isteyişlerin de tökezleyişini izlemek veya sümsük bir hamamböceğini yakarak öldürmek.
Leş görmek... Bütün meselem buydu. Böylesine her şeyi yapabilme konumundayken, hayatın bitişini hissetmek, üstelik sizin kadar kendime faydam olmaması çıldırtıyordu beni. Sıkılgaçlığımın meyveleri olun istedim. Bütün gün oturuşun eylemi.
İyi ki de konuşmuyordunuz, dilsizdiniz. Can verirken her defasında yüzüme içli bakarak "pislik" deyişiniz hoşuma gitmezdi doğrusu.
Sözsüz olun, yuvalarınızdan çıkıp sizlere can veren parmaklarıma dualarda bulunun. Kaderiniz benim ellerimde zira.
Dozu fazla gelmiş bünyeler gibi çıldırıyordu zihnim.
Aşşağılık bir sadistim, delicesine çığıran...
Küçücük boktan sineklerin kanatlarına ip bağlayıp, her uçmak isteyişlerin de tökezleyişini izlemek veya sümsük bir hamamböceğini yakarak öldürmek.
Leş görmek... Bütün meselem buydu. Böylesine her şeyi yapabilme konumundayken, hayatın bitişini hissetmek, üstelik sizin kadar kendime faydam olmaması çıldırtıyordu beni. Sıkılgaçlığımın meyveleri olun istedim. Bütün gün oturuşun eylemi.
İyi ki de konuşmuyordunuz, dilsizdiniz. Can verirken her defasında yüzüme içli bakarak "pislik" deyişiniz hoşuma gitmezdi doğrusu.
Sözsüz olun, yuvalarınızdan çıkıp sizlere can veren parmaklarıma dualarda bulunun. Kaderiniz benim ellerimde zira.
Dozu fazla gelmiş bünyeler gibi çıldırıyordu zihnim.
Aşşağılık bir sadistim, delicesine çığıran...
28 Aralık 2007 Cuma
Durgunluğumun Sarsıntısı...
"bakışlarım sabitleşti sûretinin bittiği yerde,
zihnim en karmaşık oyunlarla haber saldı mahiyetime
acılar düşlerde pekişti
beden ve ruh tek noktada birleşti...
varlığın doz aşımı bünyeme
sözler utanmasa, gözler yaşarmasa; tenine kaç metre uzaklıkta ki mağrurluğum
kaderin saçmalığı bu seleksiyon."
"Acılar insanı bambaşa bir hâle getiriyor istemsiz bir şekilde. Neye inandığın, neyi gördüğün, olaylar ve vs'ler'e âmâ oluyor bünye.
Bazen içeriğimizde ki sadist bir pisliğin fısıldayışlarını duyarız, acı çekmeye zorlar bilmediğin bir "sen"... Kan dökülmeden, yara almadan çekilen acı gibisinin olmadığını anlarız. Alacağın hiç bir ilaç, göreceğin hiç bir tedavi geçiremez bu acıyı. "zaman" derler, "Zaman geçtikçe" düzelecek, geçecek. Uydurmadan başka bir şey değil, zaman başkalarının lehine işlerken bana garez'i varmışçasına aleyhime işliyor inatla. Bu inat karşısında sabrımı ölçüyorum, dibe vurduyor gördüklerim. Olmamalıydım diyorum, hiç çıkmamalıydım ana karnından, hapsetmeliydim oraya kendimi... Bunları mırıldandıkça lanet ediyorum "keşke"lere. Bu kadar lanet bir kelime-his olabilir mi? Keşke'ler, kendini kandırmacalar. Ne kadar da uyuşuyorlar. Benden uzak olsunlar bir süre. Bütün geçmişi unutturacak bir yudum lethe..."
Adını sanını bilmediğim, sadece suretinin görmeye yettiği; kalbin "çıkar beni burdan" dercesine attığı bir his, bir duygu karmaşasın da, hiç bir ayak izinin bulunmadığı, kimsenin geçmediği, meçhul bir yolda buluvermiştim kendimi. Lakin hiç şikayetim yoktu bu durumdan. Huzur'a seslendiğim o vakitler gelivermişti aklıma birden; bir dua'yla, bir sitem gibi, ağıtlar yakmıştım çehresine "gel beni al" diye, "istemiyorsan bırak ben geleyim, aç kapılarını" sözleriyle. yakarışım bir haykırış gibi inletmişti benliğimi, bilemezdim ki yıllar sonra aradığım, bulmak istediğim bir peşkeş'ti o'nunkisi. Sessizdi gelişi, öyle de olmalıydı, sessizce girivermeliydi yıpranan mahiyetimin ilacı. Düşler hiç yolunu şaşırmadı, hâyalller hep gerçekmiş gibi soyutlanan mutluluğun yansımasıydı. Düşlerdi seni bana getiren, içinin içinde bir yağmur gibi serpilen yaşların tohumu tebessüm fırtınaları estirdi. Nedensiz değildi, nedenler olmasaydı sonuçlar da olmazdı. düşlerden gelen ilham'dı parmaklarımı konuşturan, kimi vakit gevezeleştiren...
Karşıma geçtiğin an "gözleri açık rüya görmek" kavramını gerçekleştirdiğim an'dı, adın Rûyaydı. Karşım da duran koskoca bir peşkeş, Tanrı'nın hazırladığı. Tanrı'nın süprizleri hep mutluluk uyandırmaz mıydı. Göğe doğru yönelip hıçkırıklara boğulduğum, gözyaşlarımın nihayet kuruyup içime akması sonucu kanayan ciğerimin, yüreğimin, midemin hüsranı büyüktü, duydu dedim beni Tanrı, duydu nihayet. Göremediğim bir cisim; o zaten hep seni duyuyordu, hep yanındaydı, üstelik yaptığın tüm saçmalıklara rağmen bu peşkeş' yanında olduğunun kanıtı..
Bilmezdim bu duygunun lezzetinin büyüklüğünü, tadabilmek en hırçın ve her şeyden yoksun zamanlarında.
zihnim en karmaşık oyunlarla haber saldı mahiyetime
acılar düşlerde pekişti
beden ve ruh tek noktada birleşti...
varlığın doz aşımı bünyeme
sözler utanmasa, gözler yaşarmasa; tenine kaç metre uzaklıkta ki mağrurluğum
kaderin saçmalığı bu seleksiyon."
"Acılar insanı bambaşa bir hâle getiriyor istemsiz bir şekilde. Neye inandığın, neyi gördüğün, olaylar ve vs'ler'e âmâ oluyor bünye.
Bazen içeriğimizde ki sadist bir pisliğin fısıldayışlarını duyarız, acı çekmeye zorlar bilmediğin bir "sen"... Kan dökülmeden, yara almadan çekilen acı gibisinin olmadığını anlarız. Alacağın hiç bir ilaç, göreceğin hiç bir tedavi geçiremez bu acıyı. "zaman" derler, "Zaman geçtikçe" düzelecek, geçecek. Uydurmadan başka bir şey değil, zaman başkalarının lehine işlerken bana garez'i varmışçasına aleyhime işliyor inatla. Bu inat karşısında sabrımı ölçüyorum, dibe vurduyor gördüklerim. Olmamalıydım diyorum, hiç çıkmamalıydım ana karnından, hapsetmeliydim oraya kendimi... Bunları mırıldandıkça lanet ediyorum "keşke"lere. Bu kadar lanet bir kelime-his olabilir mi? Keşke'ler, kendini kandırmacalar. Ne kadar da uyuşuyorlar. Benden uzak olsunlar bir süre. Bütün geçmişi unutturacak bir yudum lethe..."
Adını sanını bilmediğim, sadece suretinin görmeye yettiği; kalbin "çıkar beni burdan" dercesine attığı bir his, bir duygu karmaşasın da, hiç bir ayak izinin bulunmadığı, kimsenin geçmediği, meçhul bir yolda buluvermiştim kendimi. Lakin hiç şikayetim yoktu bu durumdan. Huzur'a seslendiğim o vakitler gelivermişti aklıma birden; bir dua'yla, bir sitem gibi, ağıtlar yakmıştım çehresine "gel beni al" diye, "istemiyorsan bırak ben geleyim, aç kapılarını" sözleriyle. yakarışım bir haykırış gibi inletmişti benliğimi, bilemezdim ki yıllar sonra aradığım, bulmak istediğim bir peşkeş'ti o'nunkisi. Sessizdi gelişi, öyle de olmalıydı, sessizce girivermeliydi yıpranan mahiyetimin ilacı. Düşler hiç yolunu şaşırmadı, hâyalller hep gerçekmiş gibi soyutlanan mutluluğun yansımasıydı. Düşlerdi seni bana getiren, içinin içinde bir yağmur gibi serpilen yaşların tohumu tebessüm fırtınaları estirdi. Nedensiz değildi, nedenler olmasaydı sonuçlar da olmazdı. düşlerden gelen ilham'dı parmaklarımı konuşturan, kimi vakit gevezeleştiren...
Karşıma geçtiğin an "gözleri açık rüya görmek" kavramını gerçekleştirdiğim an'dı, adın Rûyaydı. Karşım da duran koskoca bir peşkeş, Tanrı'nın hazırladığı. Tanrı'nın süprizleri hep mutluluk uyandırmaz mıydı. Göğe doğru yönelip hıçkırıklara boğulduğum, gözyaşlarımın nihayet kuruyup içime akması sonucu kanayan ciğerimin, yüreğimin, midemin hüsranı büyüktü, duydu dedim beni Tanrı, duydu nihayet. Göremediğim bir cisim; o zaten hep seni duyuyordu, hep yanındaydı, üstelik yaptığın tüm saçmalıklara rağmen bu peşkeş' yanında olduğunun kanıtı..
Bilmezdim bu duygunun lezzetinin büyüklüğünü, tadabilmek en hırçın ve her şeyden yoksun zamanlarında.
4 Aralık 2007 Salı
Biraz ben, Bazen hepimiz
...Herhangi bir bokun üzerinde uçuşan, herhangi bir sinek gibi... Ya da kendi bokunu yemeye meraklı bir domuz
Aslında boklarla pek işim olmaz, arasıra "hey moruk naber?" derim o kadar. Pis kokusunu fırlatır o da git işine der gibi.
Aslında pek farkımız yok ki senden, kimi zaman kabız olup kendimize tıkandığımız anlar mı dersin, ishal misali çevreyi, kendimizi batırdığımız anlar mı... Yokulup gidiyorsun, biz de yokolmuyor muyuz nihayet görevimizin bittiği zamanlarda...
Bakma, en az senin kadar monoton hayatımızda, amaçsız ve biraz da donuk...
Hayatı ve tüm canlıları sevip, çok mutluyum diyen yaratıklara, daha doğrusu şu humanistlere çok kılım bir de mesela...
Ben çok hissizim yaşadığım şu hayata karşı, neyini seveyim. Zaten sevişmeye pek müsait değil dünya; sürekli başı ağrıyor ya da "siktir" der gibi tokatını basıp gidiyor.
Sadece gün batımın da, biraz müzik biraz sakinlik ve martılar huzur veriyor çektiğim sigara dumanına, hoşuma gidiyor.
Sen hiç, dünyaya bir daha gelsen ne olmak isteyeceğini düşündün mü Charles? Ben düşündüm... Kalem olmak isterdim, lakin hiç mürekkebi bitmeyecek bir kalem. Sürekli bir şeyler yazmak veya çizmek, ama tutanının en az italyan erkekleri kadar yakışıklı biri olmasını... Çok içli bir şairin üstelik... Belki bir "y" belki "x", adı aklıma gelmedi...
Sürekli bir kalıp peşindeyiz... Kendimizi biraz bilgin, biraz ukala, biraz içmiş, biraz dingin göstermeye çalışan kemirgen fareler gibiyiz. Sürekli vermeden alma eylemindeyiz. Sürekli... Olduğun gibi görünmektense başka bir maske altında tanınmak tatminsiz egolarımızı fişekliyor, belki birileri bu halinde orgazm bile oluyor.
Sen beni "Tanrı" olarak görsen ne değişecek ya... Yalayıp-yutma merâsiminden sonra in cin top oynacak ortalıkta.
En sonun da yalnız kalacağını anlamak sana da zor geliyor mu Charles. -Ne zannediyordun ki?
Hepimiz kalabalığı oynayan amatör oyuncular gibiyiz. Veya bir çoğumuz...
Şizofren olmayı çok isterdim, bu 15 yaşından beri böyle. Bir düş, bir hâyal bile olsa gece yarısı uyanıp eylemsizliğin verdiği sıkıntıya birebir ilaç gelirdi doğrusu. "Düşünde yarattığın bir adam" ne kadar ilaç olurdu orası muamma. Olmayan bir birey yalnızlığımın kompozisyonu konumunda. Kapıyı çalmadan içeri giren patavatsız misafir gibi, köşe başımda beni daha da delirtmeye müsait bir süliet iyi gelir miydi tam bilemiyorum. Aslında bu o kadar da iyi bir fikir olmayabilir. Düşünsene "düşünde yarattığın bir adama, âşık olduğunu" ne vahîm bir durum. Seninle sevişmeye kalksa, olmayan bir beden, hissiz dudaklar... Sevişmeyi çok severim ben, sapık ruhlu bir bünyen var derdi bana hep beden öğretmenim. Nereden de biliyordu pis ayyaş böyle olduğunu. Meçhul...
Bazen kendimi tırmarhane de, sigara içtiğini zanneden lakîn elindekinin aslında bir çubuktan ibâret olduğu paronoyak deliler gibi hissediyorum. Dünya ve üzerindekiler birer pislikmiş gibi düşünüp elime bidonlar dolusu suyla; koşup bir hışımda üzerlerine su dökmeyi planlıyordum. Evet, onları temizlemeyi. Fakat ben o kadar iyi ve düşünceli biri değildim. Olmakta istemem. Benden, kimliğimden başka hiç bir birey ilgilendirmiyor şu yerde sürekli orda burda koşturan karınca kadar... Yalnız öleceksem hayat sonunda, ölüm gelene kadar yalnızlığımla sürüp gitsin bu seleksiyon.
Hayat çok sıkıcı ve dayanılmaz oluyor bazen Charles... Kendi kendimi bir iple boğazlasam bu kadar sıkıcı gelmezdi heralde.
-Karşı ki camdan aşağı doğru bakıp, küçük çocukları izleyen nineye bak... Çok az ömrü kalmış gibi yitik bakıyor gözleri.
O da bir zamanlar "kutu kutu pensecilik" oynadığı şu yaşamın, bir kibritin yanıp sönmesi kadar kısa olduğunu daha şu yaşında anlıyor belki de... Çalışıp didindiği, ağlayıp sızlandığı, bir çok şey de isyanlar saçtığı şu hayatın; boşluğunu, iç geçirdiğinde anlar gibi oluyorum. Hepimizin kibritleri anne karnından çıktığımızda yakılıyor. Kimimiz eğrilip büyrülüyoruz yaşadıklarımızla, kimimiz o yanan ateşe rağmen dimdik ayakta kalmayı becerebiliyoruz...
Hayat zor Charles, hiç olmadığı kadar. Ama ben ne onu, ne yanmakta olan ateşi aldırmıyorum. Böylesi de kolay değil ama; hepimiz zaten olmak istediğimiz gibi görünen birer amatör oyuncular değil miyiz ki... Boşver diyorum, boşver. Yak şurdan bir sigara daha...
Elf, 27|11|07
Destabilize
başarısızlığaövgü
Aslında boklarla pek işim olmaz, arasıra "hey moruk naber?" derim o kadar. Pis kokusunu fırlatır o da git işine der gibi.
Aslında pek farkımız yok ki senden, kimi zaman kabız olup kendimize tıkandığımız anlar mı dersin, ishal misali çevreyi, kendimizi batırdığımız anlar mı... Yokulup gidiyorsun, biz de yokolmuyor muyuz nihayet görevimizin bittiği zamanlarda...
Bakma, en az senin kadar monoton hayatımızda, amaçsız ve biraz da donuk...
Hayatı ve tüm canlıları sevip, çok mutluyum diyen yaratıklara, daha doğrusu şu humanistlere çok kılım bir de mesela...
Ben çok hissizim yaşadığım şu hayata karşı, neyini seveyim. Zaten sevişmeye pek müsait değil dünya; sürekli başı ağrıyor ya da "siktir" der gibi tokatını basıp gidiyor.
Sadece gün batımın da, biraz müzik biraz sakinlik ve martılar huzur veriyor çektiğim sigara dumanına, hoşuma gidiyor.
Sen hiç, dünyaya bir daha gelsen ne olmak isteyeceğini düşündün mü Charles? Ben düşündüm... Kalem olmak isterdim, lakin hiç mürekkebi bitmeyecek bir kalem. Sürekli bir şeyler yazmak veya çizmek, ama tutanının en az italyan erkekleri kadar yakışıklı biri olmasını... Çok içli bir şairin üstelik... Belki bir "y" belki "x", adı aklıma gelmedi...
Sürekli bir kalıp peşindeyiz... Kendimizi biraz bilgin, biraz ukala, biraz içmiş, biraz dingin göstermeye çalışan kemirgen fareler gibiyiz. Sürekli vermeden alma eylemindeyiz. Sürekli... Olduğun gibi görünmektense başka bir maske altında tanınmak tatminsiz egolarımızı fişekliyor, belki birileri bu halinde orgazm bile oluyor.
Sen beni "Tanrı" olarak görsen ne değişecek ya... Yalayıp-yutma merâsiminden sonra in cin top oynacak ortalıkta.
En sonun da yalnız kalacağını anlamak sana da zor geliyor mu Charles. -Ne zannediyordun ki?
Hepimiz kalabalığı oynayan amatör oyuncular gibiyiz. Veya bir çoğumuz...
Şizofren olmayı çok isterdim, bu 15 yaşından beri böyle. Bir düş, bir hâyal bile olsa gece yarısı uyanıp eylemsizliğin verdiği sıkıntıya birebir ilaç gelirdi doğrusu. "Düşünde yarattığın bir adam" ne kadar ilaç olurdu orası muamma. Olmayan bir birey yalnızlığımın kompozisyonu konumunda. Kapıyı çalmadan içeri giren patavatsız misafir gibi, köşe başımda beni daha da delirtmeye müsait bir süliet iyi gelir miydi tam bilemiyorum. Aslında bu o kadar da iyi bir fikir olmayabilir. Düşünsene "düşünde yarattığın bir adama, âşık olduğunu" ne vahîm bir durum. Seninle sevişmeye kalksa, olmayan bir beden, hissiz dudaklar... Sevişmeyi çok severim ben, sapık ruhlu bir bünyen var derdi bana hep beden öğretmenim. Nereden de biliyordu pis ayyaş böyle olduğunu. Meçhul...
Bazen kendimi tırmarhane de, sigara içtiğini zanneden lakîn elindekinin aslında bir çubuktan ibâret olduğu paronoyak deliler gibi hissediyorum. Dünya ve üzerindekiler birer pislikmiş gibi düşünüp elime bidonlar dolusu suyla; koşup bir hışımda üzerlerine su dökmeyi planlıyordum. Evet, onları temizlemeyi. Fakat ben o kadar iyi ve düşünceli biri değildim. Olmakta istemem. Benden, kimliğimden başka hiç bir birey ilgilendirmiyor şu yerde sürekli orda burda koşturan karınca kadar... Yalnız öleceksem hayat sonunda, ölüm gelene kadar yalnızlığımla sürüp gitsin bu seleksiyon.
Hayat çok sıkıcı ve dayanılmaz oluyor bazen Charles... Kendi kendimi bir iple boğazlasam bu kadar sıkıcı gelmezdi heralde.
-Karşı ki camdan aşağı doğru bakıp, küçük çocukları izleyen nineye bak... Çok az ömrü kalmış gibi yitik bakıyor gözleri.
O da bir zamanlar "kutu kutu pensecilik" oynadığı şu yaşamın, bir kibritin yanıp sönmesi kadar kısa olduğunu daha şu yaşında anlıyor belki de... Çalışıp didindiği, ağlayıp sızlandığı, bir çok şey de isyanlar saçtığı şu hayatın; boşluğunu, iç geçirdiğinde anlar gibi oluyorum. Hepimizin kibritleri anne karnından çıktığımızda yakılıyor. Kimimiz eğrilip büyrülüyoruz yaşadıklarımızla, kimimiz o yanan ateşe rağmen dimdik ayakta kalmayı becerebiliyoruz...
Hayat zor Charles, hiç olmadığı kadar. Ama ben ne onu, ne yanmakta olan ateşi aldırmıyorum. Böylesi de kolay değil ama; hepimiz zaten olmak istediğimiz gibi görünen birer amatör oyuncular değil miyiz ki... Boşver diyorum, boşver. Yak şurdan bir sigara daha...
Elf, 27|11|07
Destabilize
başarısızlığaövgü
28 Haziran 2007 Perşembe
bad sector
hayatta her şey yerli yerindeyken ve herşeye sahip olduğunu zannederken
bir sabah uyanıyorsun ve aslında hiçbir şeyinin olmadığının farkına varıyorsun.
yol yok, kimseden haber yok...
öyle bir başına yapayalnız.
zamanla ruhunun sıkılıp bedenini terketmesi de uzak gibi görünmüyor.
eriyorsun git gide...
burası neresi?
hayat çok garip, çok...
bir sabah uyanıyorsun ve aslında hiçbir şeyinin olmadığının farkına varıyorsun.
yol yok, kimseden haber yok...
öyle bir başına yapayalnız.
zamanla ruhunun sıkılıp bedenini terketmesi de uzak gibi görünmüyor.
eriyorsun git gide...
burası neresi?
hayat çok garip, çok...
4 Haziran 2007 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)